21 Ağustos 2006

Noktasız cümle

Boş bulduğu bir kaldırım taşına oturdu. Etrafındaki gürültü belirli bir anlam, bir bütünlük oluşturacak kadar yüksek ya da alçak değildi. Uğultu, vızıltı denebilirdi. Elindeki kepi, dizinin ucuna astı ve salınmasını takip etti bir iki dakika. Kaşlarını siper edip karşısındaki kalabalığı izledi. Yan yana bir sevgilinin yanından kaçmıştı biraz önce, onu görüp rahatsız olmasınlar diye. Herkesin güzel bir duruşu vardı kendi çemberinin dışında. Kendini fakir ve yalnız hissetti ki zaten hiçbir yalnız, zengin olamazdı. Dizlerinde Yılmaz Güney, gözlerinde Küçük Emrah idi. Bir süre daha bu şekilde oturdu. "7560...7560" diye bağıran hâki bir karaltı geçti önünden. O değildi, olamazdı da. Kimseyi beklemiyordu zaten. Hüznünün nedeni de bu değildi zaten. Biraz günlük, biraz sıradan, biraz da alışkanlık. Yerinden kalktı. Poposunun kirlenme olasılığını düşünerek veya yapacak daha anlamlı bir hareket bulamadığı için pantolonunu temizledi. Şimdi bomboş olan telefon kulübelerinin olduğu binaya geldi. "7134... 7134" Hâki karaltının sesi biraz daha boğuk geliyordu. Yavaş hareketlerle bir telefon kartı çıkardı. Kart bitse biterdi. Ahizeyi kaldırıp telefonun içine soktu ve kimseyi aramadı; kimseye "Hadi gel," demedi. "Ziyaret saati sonra ermişti." Gel deseydi bir yol bulunur muydu, bilemedi.