22 Temmuz 2006

100.post

Karadenizli olduğu her halinden belliydi kaptanın. Kaptan dediysem sakın gemi kaptanı sanmayın; İstanbul’da Üsküdar-Kanlıca arasında bindiğim otobüsün kaptanıydı. Hayır, şoför değildi o; kaptandı. Otobüsün direksiyonu dümendi onun için, her hızlanıp yavaşladığında dalgaları aşıyordu otobüsüyle. Yüzünde denizden esen rüzgarın yarattığı tebessüm ve radyosunda çalan Karadeniz ezgileriyle teknesini o limandan öbür limana sürüyordu. Bir de miçosu vardı. O da Karadenizli. Onun da her halinden belli. Miço dediysem de siz inanmayın, sabahtan akşama kadar tekneye binen yolculara bilet kesiyor, dalgaları aşarak yol alan otobüsün camından kaptan olma hayaliyle yolu seyrediyordu. Kaptan telsize bakma görevini ona vermişti. Diğer otobüslerin tayfalarıyla haberleşiyorlardı. Seferini aksatan bir otobüs varsa miço derhal telsizine, cep telefonuna, sarılıp o otobüsün mürettebatıyla görüşüyordu. Sefer aksatmak çok önemli bir suçtu anlaşılan onların gözünde. Görüşmeleri çok sürmüyordu, yine kaldıkları yerden devam ediyorlardı telefonu kapattıktan sonra. Aştıkça dalgaları gözleri yola dalıyor, mutlu tebessümlerini yerleştiriyorlardı gözlerine. Bir de yağmur damlaları vuruyordu ki cama, değmeyin keyiflerine. Hey gözünü sevdiğimin Karadenizi diye iç geçiriyordu kaptan. Ya da ben iç geçiriyordum da o an sanki başkası söylemiş gibi düşünmüştüm. Köprünün altına bakıyordum ben o sırada. Birşeyler bulacaktım biliyorum; tıpkı bir hırsızın yastığın altına bakması, eve gelen teftiş misafirlerinin halının altına gizliden bakması gibi. Bir umutla bakıyordum köprünün altına. Yolların altı nasıl görünüyor acaba diye merak etmiştim belki de. Yolları bir-iki metre kaldırıp altına bakmayı istemiştim de gerekli malzemem olmadığı için ertelemiştim sanki. İşte fırsatını bulmuştum ve köprünün altına bakıyordum. Griydi, tıpkı üstü gibiydi, hiçbir çekici yanı yoktu köprü altının. İşte tam bu sırada birimiz iç geçirmiştik hey gözünü sevdiğimin Karadenizi diye. Kaptan, miço ya da ben. Başkası olamazdı. Çünkü diğer karakterleri tasvir etmemiştim bile; onlar dahil olmamıştı hayatıma. Kaptan olamazdı, bıraktığım yerde aynı yüz ifadesiyle devam ediyordu. Muavin eline cep telefonunu almıştı yine, birazdan karşı şeritteki otobüsün muaviniyle konuşacaktı. Köprünün yanı da griydi, tıpkı altı gibi, ama çok daha inceydi. Üstelik dönüp bakmam bile diye iç geçirdim sonra. “Bugün canım hiç çalışmak istemeyi” dedi muavin, kaptan hiç bozmadı ifadesini. Ben de bozmadım, ama zaten diyaloga dahil değildim hala. “Pissmillah” dedi otobüse binmek üzere olan bir yolcu, camide miydik yoksa. Selimiye’nin akustiğini, estetiğini hayranlıkla izlerken düşünüyordum kendimi. Uzun, beyaz saçlı bir hafız vardı orada, yok o pissmilla demiş olamaz, hem akustik hem de estetik olarak uygun bir otobüste değildik, zaten hafız da yoktu otobüste. Yolcu piss.. derken ilk ayağını uzatmıştı merdivene, sağ ayak mıydı yoksa sol mu dikkat etmedim ama sağ ayakla içeri girmenin dinen faydalı olduğunu iddia edenler vardı. Kaptan gülümsüyordu hala, ne çok gülümsüyor bu adam, rüyada gibi, rüyada mıydık yoksa. Bilemiyorum ki, net olarak hatırlamıyorum hiçbirşeyi. Muavin de telefon görüşmelerine devam ediyordu diğer gemilerin mürettebatlarıyla. Bomboştu sokaklar, yağmur damlalarının ardında insanları göremiyordum. Her ne kadar Pazar günü için sabahın körü de olsa saat on olmuştu. Beyoğlu’nun arka sokakları geldi aklıma. filmlerde göre göre korkmuştum bir iyice. Ankara’da da tedirgin olurdum gece yürürken ama İstanbul farklı. Kızılay’da yürürken Beyoğlu’nun arka sokaklarında olduğumu farzedip heyecan yaratıyordum kendime. Pissmilla demem gerekiyordu belki yollarda yürürken; en iyi korku giderici kelime buydu çünkü. Cama yasladım başımı. Birgün yine böyle başımı yaslayıp düşüncelere dalmıştım, cama değil de koltuğun köşesine. Bir bomba patladı sonra, ürktüm. Hemen cama koşup baktım neler oluyor diye. Oysa tehlikeliydi cama çıkmak o anda. Korktum, bir koltuğa sindim, bekledim öylece. Sonra niye korktuğuma bir anlam veremedim. Ölmek korkutmamalıydı beni. Merak ediyordum onun beni neden öldürmediğini.. Beni öldürmeliydi, tam da o gün işte, o anda. Konuşmamız bitince namluyu şakağıma dayayıp gözünü kırpmadan çekmeliydi tetiği. O kadar yakındık ki bizi bir ölüm ayırmalıydı.. ama öldürmedi beni, döndü arkasına, çekip gitti. Sonra birgün, beklemediğim bir anda arkamdan yaklaşıp beynime kurşun sıkacak diye bekledim, ölümü anlayamadan ölmemi istiyor diye düşünüyordum. Sıkmadı. Bombayı o koydu belki, kesin odur dedi miço. Miço aslında benim “burun”umdu. Gogol’den bir hatıraydı bana. 3.sınıf bir memur değildi belki ama benim burnumdu o. Oradaki herkes benim bir parçamdı. Şoför gözlerimdi mesela, pissmilla diyen ayağım, ben de beynini oluşturuyordum voltranın. Bir yürek eksikti, onu gece polis bulup ayağıma getirecekti kesin de ben yerine takamayacaktım bir türlü. Ne kadar da çoktum, sahi ya öyle diyordu, bir otobüs dolusuyum şimdi, ve hatta saçlarım olan yağmuru da sayarsak bir otobüsten biraz fazlayım işte.

“Bugün canım hiç çalışmak istemeyi” dedi burun, gözlerim hayalindeki dalgaların tadını çıkarıyordu, beynim gönlümün derdine düşmüş, gönlümse bir sonraki durakta inmek üzereydi.