29 Haziran 2006

Geride bir Bizans yolculuğu; ne damağımda tadı ne aklımda adı

Ne yazacağımı bilmiyorum. Yalnızca bulduğum başlık hoşuma gitti. Adama elbise değil de, elbiseye adam uyduran terzi gibiyim. İstanbul'dan döneli beş gün oldu, gideli on beş. Tam olarak nasılım bilmiyorum: İkisinin arasında on kere ölmüş olabilirim.

Eyüp'te kaldım. İstiklâl'de yürüdüm. Kuştepe'de sınava girdim, mülakata girdim; aynı yerde de reddedildim. İstemediklerinde artık yüzüme söylüyor şeytanlar. Hiç olmazsa arkamdan iş çevirmiyorlar. Kimseleri görmesem de olur gibiyim: Her şeyden sonra geliyorum, önce oluyorum.

Ankara'da İstanbul'u düşünüyorum, İstanbul'da Ankara geliyor aklıma. Kimseyi ve hiçbir şeyi özlemiyorum da diyebiliriz. Çok az şeye sahip ve aitim. Özlem, bunların arasında kalıyor sanırım. Yaşayabiliyorum, devam edebiliyorum: Özgürlüğüme sarılıyorum.

Bana vermediklerinde kimseye bir şey veremiyorum. Saklı ve kapalı olanlar binalar olmalı yalnızca: İnsan, hep açıktan gelmeli; yunuslar gibi, köpek balıkları gibi.

Seni seviyorum ama bak görmeden de yapabiliyorum. Hadi bunu okuduğunu da varsayalım. Yedek bir göstericinin jonglörlüğünden daha eğlenceli bir şey daha vardır ki, ip cambazının ağlara düşmesi: Okumak senin seçimin, yazmak benim; düşeni izlemek seyircilerin.

Genç Osman'ı Sirkeci'de düdükleyen tinerci çocukların havaya saçtığı fişeklerin altından geçen geminin güvertesinde öpseydin (beni veya muadili), buz dağları erirdi; deniz gel-gel olurdu, med-med olurdu: "Dostoyevski sürülseydi sana, Yer Üstünden Notlar'ı yazardı; ya da Suç ve Suç'u"*

Beni metaforlarımdan tutup ağaca assalar, Şeyh Bedrettin gibi diyelim, suçumu bülbül gibi şakırdım inan. Üzerimde hiçbir ağırlık kalmayacak kadar boşalmak belki de en büyük nimet olurdu. Yansaydın, külün ben olurdum: Tutup, ağaca asmanı salık verirdim.

Cesetler yanmazdı ki yanan insanlardı: Ceset, kül olandı. 2 Temmuzdu.

Ne yazacağımı bilmediğim gibi ne yazdığımı da hatırlamıyorum. Dönüp dönüp kendimi okumam bundan. Dönüp dönüp kendini seviyor ya insan her sıkıştığında, kaçamak yapıyorum bu akşam biraz: Sana, meyille yüzüyorum; kollarını açmazsan daha bir sevinirim.

Her zaman güçlü olmaya çalışmalı insan. Güçlü olmasa bile öyle bir görüntü vermeli. Şıklık, zayıflığı örten cafcaflı bir yanılgıdır; bu kullanılmalı. Her eylemi kendinde sonlandırmayı iş edinen "burjuvanın gizli çekiciliği"**, yurdumun dört etmeyen iki kere ikileri, ağzımın seni özleyen kamuya yasaklı bölgeleri: "yiğitsen uslandır beni"***

Ağdalı bir ağıt oluyor, fark ediyorum: Hatırlar mısınız bilmem cenazemi kaldıracak arabeskçiyi?****

Karpuz üzerine domates koyan manavımın estetik kaygısını alıyorum; ceket yakasını kaldırıp statü edinen delikanlımın ezikliğiyle küçük göğüslerinin çatalıyla alım gücünü arttıran tazeyi birleştiriyorum: İnanmıyorsun ama kediler doksan canlı oluyor.


______________
* Ferit Edgü, "O, Hakkâri'de Bir Mevsim"
** Luis Bunuel
*** Ahmet Kaya, "Gururla Bakıyorum Dünyaya"
**** Those were the days.

2 Yorumlar:

At 30 Haziran, 2006 10:37, Blogger xyneidabi :

Öyle de olmuyor, böyle de olmuyor. En azından denediklerimizde bunlar olmadı mı?

 
At 01 Temmuz, 2006 05:03, Anonymous Adsız :

Kafka, karabasanlarında gördü belki seni, ama adlandıramadı (ya da girmedin onun düşlerine). Bilseydi, senin gibi bir yer var yeryüzünde, en korkunç kitabın konusu sen olurdun.
Tolstoy bilseydi seni, soyluluğundan bin beter utanırdı ve kimbilir belki yazarlığından da -şimdi benim utandığım gibi-...

 

Yorum Gönder

<< Ana sayfa