"Ve ben artık..."
Seyrettiğim en güzel filmlerden biriydi Suçlar ve Kabahatler. Woody Allen'in canlandırdığı karakter Clifford, dünyayı daha iyi bir yer haline getirmek için, salgın hastalıklarla, çocuklarla ve sosyal sorunlarla ilgili belgesel çeken bir yönetmen. Karısı ile arası hiç iyi değil. Hattâ 1 yıldır seks yapmadıklarını öğreniyoruz bir sahnede. Clifford, bunu kız kardeşine anlatırken şöyle söylüyor: "Last time I was inside a woman was when I visited the Statue of Liberty."İşlerinde başarısız, karısıyla arası iyi gitmeyen, parası olmayan Clifford bir kadınla tanışıyor ve ona âşık oluyor. Onunla vakit geçirmekten çok hoşlanıyor ve yalnızca parası için kabul ettiği, ünlü televizyoncu kayınbiraderinin hayat hikâyesini belgeselleştirirken tanıştığı bu kadınla birlikte olmak istiyor. İkisi de, bu sinir bozucu televizyoncudan (Lester) nefret ediyorlar. Derken bir ara bu kadın Londra'ya gidiyor ve döndüğünde, Clifford, Lesterle ikisini nişanlanmış olarak buluyor. Bir kadeh içki alıp yere oturuyor ve yalnızca düşünüyor. Hally'nin de Lesterla dalga geçtiğini ve şimdi nasıl olur da onunla nişanlanabildiğini anlamlandıramıyor Cliff.
HALLY: He's not what you think. He's wonderful. He's... He's warm and caring and... romantic...
CLIFF: He's a success. That's what he is
Cliff'in o yüz ifadesiyle içki içişi gözüme o kadar tanıdık ve yakın geldi ki, kendi adıma hayatımın kurtuluşunu (ki belirli bir sürüncemede olmasa da) böyle bir acıya gitmekte buldum. Bunu bana verebilecek kadar cesursa eğer insanlar, bunun için sorumluluk alabileceklerse, ben bunun çoktan hazırdım. Artık insanlardan, onların yüreklerini ve cesaretlerini aşacak isteklerde bulunmanın, onlara büyük bir haksızlık olduğunu düşünüyorum. İnsanlardan, yapamayacağı şeyleri istemek, kapasiteleri üzerinde görevler ve ödevler yüklemek, belki de onlara yapılacak en büyük kötülük. Onlara verilebilecek en büyük ödül, büyük bir cömertlikle, hayatı anlamsızlaştıran her şeyi bir anda silip, istediklerini önlerine sermek. Almak için bir hamle yapamayanlara vermek, belki de en büyük lütuftur.
Aslında vermek konusu da, kişisel deneyimlerden kalan bir artıktan başka bir şey değil, yeterince vermiş olanlar için. Çünkü her yeni ilişkinin, her yeniden başlamanın getireceği alışveriş sorununa, yalnızca verici taraftan yaklaşmanın yaralayıcı, hattâ sömürücü olduğunu keşfettikleri için, tam anlamıyla duvarları yıkmak kolay olmuyor bu bahsettiğim vermeye alışmış insanlar için. İnsanlardaki, kendilerini korumaya iten güdü, bir daha yaralanmak istememelerinden kaynaklanıyor. İlk seferinde sobaya bütün elini dokundurup, bir sonraki seferinde eldiven giymeye benziyor artık cömertlik, yetişkin beyinlerinde. Çünkü bu saatten sonra cömertlik, verebileceklerini vermek olarak tanımlanmıyor. Cömertlik, yalnızca gerekli olanları verebilme kapasitesiyle açıklanabiliyor. İşte bu şartlarda karşılaşılan acı da, asla vurucu bir seviyeye çıkamıyor. Ket vurulup engelleniyor. Kimseye her şeyi veremediği için, kimseden de her şeyi alamıyor. Herkes biraz eksik, herkes biraz yarım kalıyor. Belki de insanları gerçek anlamda cömert olmaya iten dürtü, insanlardaki bu eksiklikten kaynaklanıyor. Elbette bütün bunlar, yaraya ilk parmak basanla başlıyor.
Her neyse
Her kimdeyse neyse
Bilemiyorum.
1 Yorumlar:
Birbirimizden alacaklarımız da, birbirimize vereceklerimiz de bitmedi. Sözüm, dost meclisinden, çilingir soframızdan dışarıydı.
Bekle yavrum, kapasitemi aşanları da bekle. Ben de senden bekleyeyim ki, Nietzsche'nin kemikleri sızlamasın.
Yorum Gönder
<< Ana sayfa